20090731

ekmek ve lime

hobilerim arasında; bayatlamış ekmekleri lime lime doğrayıp( yalan, bildiğin küp, prizma felan yapıyom) fırında kızartmak var.
insan stres atıyor.
o değilde demin bir tepsiyi yakar gibi oldum.
yakar gibi değil resmen orta kısımlarını yaktım.
bir ekmekten kocaman iki tepsi çıkıyor.
ikincisi fırında.
onu yakmamalıyım, yakmamalıyım, yakmamalıyım.




p.s 1): 'lime' kelimesinin kökeni farsça olup 'parça' anlamındadır.
'lime' yazdim acaba 'liğme' mi diye ikinci kutsal kaynaktan kontrol ettim. 
birde adı 'lime' olan eşki mi ekşi ama kokteyllerde kullanılan bir numara olan, yeşilimtrak limon çeşidi var ama onun konumuzla hiç mi hiç alakası yok...(TDK'dan bundan bahsetmiyor)

p.s 2) tivu'da tesadüfen ayşe özgün'e denk geldim şu an kulağım orda, bu nasıl bir kadın yaaa dedim içimden.
gene ben duydum.
neyse.

içimden

"Temmuz da bitti" dedim, takvimdeki songünü görerek.


20090729

cimcik

Olurda yolunuz Asmalımescit’e düşer, kıçınız Badehane yakınlarında bir sandalyeye ilişirse ve hele ki yoldan yürüyenlerin yanındaki bir masaya oturursanız, ‘aman ha!’ derim.

Aman haaa, dikkat edin! 

Geçenlerde çok sevdiğim bir insanla bahsettiğim mekanda bir masaya oturmuş, sıcak yaz gününü soğuk biralarımızla serinletip, hararetli hararetli konuşup, kanımızı kaynatıyorduk.

Anam o ne!

birden bir ürperti; sol kolumdan bütün vücuduma dağıldı.

Böyle sarışıncana, mendil satan bir küçük orospu var orda, yüzsüz arsız. Görünce tokadı patlatasın geliyor. Belki bana öyle geliyor ama benim yaram var ayrı.
Ahanda o velet oturan herkese cimcik atıyor. Bende nasibimi aldım.
O cimcik yeri önce bi kabardı, sonra yavaştan morarmaya başladı.
Şu an itibarıyla 8 gün oldu hala izi duruyor.
Üstüninsan benim o andaki tepkimle, küçük kızı kolundan yakaladı.
Ama bişey yapamazsın ki, dövsen dövemezsin sövsen söversin ayrı, can acımı küçük velete “orospu” diyerek çıkartıyorum ben şimdi.
Kızdık üç beş, bıraktık.
Kolunu üstüninsan’dan kurtarınca onada bir çimdik atmaya kalkıştı ama başarılı olamadı.
O gün biz hesap öderken başka bir masadaki başka bir kızda, o küçük orospudan nasibini almış, “ama ablacım yapmamalısın böyle” diye öğütlerde bulunuyordu...
“Boşa konuşuyorsun” dedim içimden.
İnsanlar yüz verdikleri için böyle böyleler bunlar...
Hofff.
Bi de o değilde bugününün o küçük orospusu, yarının büyüğü olacaktı ve muhtemelen yaşayamayacağı normal yarınların acısını şimdiden etrafındakilerden çıkartıyordu.
Onun açısından bakıncada gayet normaldi.

Ne fena bir dünya yav.


p.s: 'cimcik' ne komik bi kelime.
sanki.

bugün

ornitorenk olasım var.

20090727

avrupa taksisi

Ben Avrupa taksisiyim, karşıyı öyle çok bilmem. Bildiğim yerlerde üç beş yerle sınırlıdır. Onlarda gezmek, yemek ve içmek için gidilen güzel ve özel mekanlardır.
İş görüşmelerine giderken az çok İstanbul’u keşfettim denilebilir.gitmediğim görmediğim gitmeyeceğim ve bir daha görmeyeceğim bissürü yere gittim.

Ha arada verdiğim yol paralarına, iş görüşmesi sonrasında harcadığım vakit kaybına çok üzülüyorum ayrı.
Resmen bunalıma giriyorum.

Tee geçenlerde Kozyatağına ithalat ihracatla ilgili bir şirkete iş görüşmesine gittim, kendimce iş görüşmesine giyilecek en şık kıyafetlerimden birini giyererek.
Klasik etek tarzındaki şeylerden nefret ediyorum.
İnsanı kadınlaştırıp, acizleştiriyor sankim. Bende bu etkiyi yaratıyor.
Etekte kısa etenk severim ama iş görüşmesindede kısa etenk uygun kaçmıyor.
Bi de kot etek severim.
Kot etek ayrı.
Kumaşın cinsinden olsa gerek onun kendine ait bir sertliği, bir asiliği var, ütü de istemiyor zati.
Neyse, görüşmeye geç kalmamak için erkenden yollara düşüp , erkenden mekanda olup randevu saatini bekliyorum.
Etrafı gözlemlemek hoşuma gidiyor, acaba nasıl biyerde çalışacağım, insanlar nasıl vs. Diye düşünürken, mekandaki tüm çalışanların kadın olduğunu keşfettim, birde sehpada duran dergilerin 2007’e ait araba dergisi olduklarını.
Keşif buda tarih olayında. Yoksa üstündeki arabadan derginin ne dergisi olduğunu anlamak çok kolay.
Birileri wc’ye gitti, birileri sigara içmeye başka bir mekana geçti.
Hepsinin ortak özelliğide düğüne gider gibi giyinip, topuklu ayakkabı giymeleriydi.
Hele o tuvalete giden kadının sen de 13, ben diyeyim 11 pountluk kırmızı topuklu ayakkabılarını görünce ister istemez gözlerim son derece şık ama topuksuz turuncu ayakkabılarıma takıldı.
Hayır komplekse girmedim ama kendimi bir an için “sex and the city”nin setinde arkadaki figüranlar gibi hissetmedimde değil hani.
Gittiğim yer kıçıkırık dış ticaret şirketiydi ama ne pazarladıklarını, ne hizmet verdiklerini bilmiyordum.
Zaten mekan tamamen beyaz deri ve kırmızı koltuklarla sonradece şık ve yapay döşenmişti.
Ruh yoktu.
Neyse vakit geldi, patronun odasına girdim, dışardaki ruhsuz mekanın aynısı, önce başka bi yetkiliyle görüştüm biz konuşurken içeri patron girdi bizi dinledi, adam şekil, saçlar biryantinli kolunda son derece pahalı bir saat, süzüm süzüm süzüldü, süzdü.
Yapılacak işin detayları üzerine biz öteki yetkiliyle konuşurken bizim patron lafa girdi ve aynen şu cümleyle bana; “sen ne burcusun kız” dedi.


Ahanda kızgın kumlardan serin sulara atlamak etkisi bu olsa gerekti.
Kaynar su etkisi yaşamadığımdan, “başımdan kaynar sular boşaldı” diyemeyeceğim.
“Akrep” dedim kekeleyerek. Hiç akrep gibi durmuyormuşum, kıpır kıpırmışım.patron öyle dedi. “Hımm” dedim.
Ardından yükselen burcumun ne olduğunu sordu.
İçsesler “ama, ama” derken, “yengeç ya da aslan” dedim, “bilmiyorum”.
Adam “aslansın sen” dedi, cv’im önünde- yenibiris.com’dan çıktısı alınmış son derece karizmatik- üstüne “akrep- aslan” diye yazdı.
Kükresem mi diye düşündüm ama bittiğim an o andı benim.
Üç beş işle ilgili diyalogtan sonra bana sormak ya da öğrenmek istediğim birşey olup olmadığını sordu.
İçses “dallama demin kredini bitirdin ben sana daha ne sorabilirim ki” derken, dışses “yok, teşekkürler dedi kendinden emin.
“Bizim birkaç görüşmemiz daha var onlardan sonra cumartesiye kadar biz sizi ararız” dedi.
“Peki” dedim, iyi çalışmalar dileyerek, kulağımda “sen ne burcusun kız” yankılanmalarıyla evime doğru yol aldım.
Dönüş yolunu bilmediğimden bu süre düşündüğümdende uzun sürdü.
O günün bana kazandırdığı birşey yoktu ama kaybı çoktu;6 saatlik vakit ve yol parası kaybından başka birde moral bozukluğu.
İçsesler “ama niye ya” diye diye, kendimi iyi hissetmek için yattım uyudum eve geldiğimde.
Uyku sonrası biraz kendime geldimdi.


Cumartesiye kadar beni arayıp aramadıklarını bilmiyorum, yine depreşip telimi kapadığım bi döneme denk geldiler artık kim kimin için bir kayıp oldu bilemiyorum.


“Sen ne burcusun kız” sorusununun geyiği arkadaş ortamlarında güzel malzeme oldu ayrı.



p.s: o kadar çok iş görüşmesi olumsuzluklarım var ki "sıçarım lan gaganıza" deyip agustostaki öğretmen kontenjanlarını beklemekteyim.
öğretmen olcam gene ben...
en güzeli ve temizi.

20090724

yedi

Annem dedemin yedisini çıkarıp öyle gidecekmiş Bursa’ya telefonda konuştuk.
Muğla’nın adeti, lokma yapıp dağıtıyorlarmış
Dedem öleli, cenazeye katılalı yedi gün olmuş bile.
Zaman ne çabuk geçiyor diye düşündüm.
İlkkez bir kefenin nasıl hazırlandığını gördüm, bildiğin beyaz patiskadan, metrelerceydi.
Hoca söyledi, dayımlar kesti, hazırladı, gözleri yaşlı yaşlı.
Bende izledim, kapının kenarında.
Garipti.

İnsanlarda çeşit ve türlü tuhaftı o gün.


Kaç günden sonra dedemi hep giydiği o eski köylü kıyafetiyle rüyamda gördüm bugün.

Birini gerçekten kaybetmek, gerçekten acı veriyor.

20090723

yeşilmişik

Hani sen gittin ya, benim gözlerim senin yeşil tişörtünde takılı kaldı.
Birde bana güzel bakan yeşil gözlerinde.

Güle güle...

20090720

misal

Bir hayalin yıkılmasından daha tehlikeli bir şey biliyorum ben:
İki hayalin yıkılması.

Erdal Demirkıran-İflas etmenin yolları sf. 223

20090719

suda doğum

“Salak olanlar hep salak olmak zorunda mı?” diye sordum Marlon’a.
“Evet “dedi.
“Ama neden” dedim;

“Çünkü salaklar” dedi.


Biz kendi aramızda konuşurken Brando kendi halinde yüzüyodu, amaçsız, bir o yana bi bu yana.
Bu soruyuda boşuna sormadımdı, aslında ortalığa sordumdu ama Marlon cevap verdi.
Çeşme suyu koyduğum, 5-6 günde kirlettikleri suları değiştirirken, onları koyduğum dibini hiç sürmediğim mor ojemle boyadığım bardağın içindelerken, ben onların kavanozlarını güzelce temizleyip, içini taze çeşme suyu ile doldurmuşken, içinde bulundukları mor boyalı bardağın suyu eski olduğundan bardaği elimde ters devirip suyunu boşaltmışken, anlık içses yüzünden “bi süre susuz kalsalar naparlar acaba?” sorusununun cevabını düşünürkene,uygulamaya geçmişken, Marlonun hiç hareketsiz yatıp, Brandon’un olayı algılamayıp çırpınırken, benim elim hafiften gıdıklanırken düşündüm-dü.
(çok uzun cümle kurdum, cümle ve imla hatalarına girmicem,siz anlayın yeter)
Zaman tutmadım ama kendimce bi on beş saniye sonrasında elimdeki balıkları içi temiz çeşme suyu dolu kavonaza salıverdim.

Onlarda hemen yüzmeye başladılar.


Suda doğum güzel olsa gerek.

Neyse..

Zil çaldı kapıyı açtım; gelenin kucağına atlayıp ne yazacağımı unuttum laptop başına oturduğumda.


Görüşürüs, yazarıms sonra.

20090717

kolay olan öğüt vermektir yaşamadan; bana yaşadıklarınla gel!

Babam önde arabayı kullanıyordu, doğal olarak,çünkü şoför koltuğundaydı.
Arkada bi sürü düşüncelere dalmış yolu seyredip giderken kardeşe döndüm, “bugün yapman gereken şeyleri yarına bırakmamalısın” dedim.
“Ne yapacaktın ki?” diye sordu;
“Hiç birşey” dedim.Çünkü, nedense yapmıştım yapacaklarımı, ama; iki gün önce yapmam gerekenleri bir gün öncesine, bir gün öncesine yapmam gereken şeyleri de bugün yapmak için ertelemeyi kafamdan geçirmiştim, ammaannn ‘yarın’ ya da ‘sonra’ yaparım diye.
Sonra kardeshe yapmayı ertelemeyi düşündüğüm ama yinede zamanında yaptığım şeylerden söz edip, “bak eğer yapmasaydım bugün de ‘bu’ nedenle yapamayacaktım” dedim.
“Erteleme” dedim hiçbirşeyi. “Yapman gerektiği ya da yapmayı aklından geçirdiğin ‘an’da yap.” dedim. “Canın istemese bile üçbeş dakika vakit yaratıp, yap” ,“Hiçbirşeyin garantisi yok.” dedim.
“Haklısın” dedi, gözlerimin içine bakarak.
Sonra ikimizde yolu izlemeye devam ettik.

Başkalarına “öğüt vermek” ya da “yap” demesi hep kolaydır.
Hatta en kolayıdır.
Test edip onayladıklarımdan biridir bu da mesela.
Ama bir süredir sadece ‘gerçekten’ yaşayıp ettiklerimden, gerçekten ‘anlayabilecek’ olanlara söz ediyorum.
Yoksa bende çoook öğüt dinledim; bir kulağımdan girdi, öbür kulağımdan çıktı.
Çünkü onlar, sözettikleri şeyleri yaşamamışlardı ya da yapmamışlardı.



p.s: kardesh dediğin seni hep dinler haklı olsanda olmasanda.
Haksız olduğunda da carlar ayrı.
Bunu da biliyom.
:)

20090709

külçe

Sabahları uyanıpta insanın tüm vücudunun ağrıyor olması ya da külçe gibi ağır hissetmesi nedendir yahu.
Hani külçe; altın olsa birazını bozdurup, satar; gelir elde ederim, ihtiyacımda var hani, işime gelirdi.
İlk saçlardan başlardım. Onların yokluğu en az üzen olurdu beni, diğer uzuvlarıma göre.
Sonra tırnaklar...
Sonra...
Uzuv derken, insanın hangi uzuvlarından vazgeçebilir ki?
Hıımmmm...

Aman be yaw, heryerim ağrıyor işte.
Nedendir bilinmez.


Ben bugün gideyimde saçımı kestireyim bari.
Uzadılar.

20090707

telkin

Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlikte hissederiz.




Sf. 129 Parfümün Dansı

20090705

dilek

"allaam bugün lütfen hava kapalı olsun ama yağmur yağmasın!

lütpen, lütpen!!!"







p.s: bazı dilekler ne kadar basit ve ne kadar işlevsel olabiliyor.

p.s iki: "basit" mi? kime göre? neye göre?

p.s üç: "işlevsel" olacağı bana göre kesin ama.

:)

20090701

icraat

hayatımda ters giden şeyleri amuda kalkıp düzeltebilir miyim diye düşündüm,

düşünceyi icraata geçirdim.

ama heyhat!

terslikler düzelmediği gibi benim dünya duruşum ters oldu.

olmuyomuş.

ayhhh,  gene tek başına bişeyler başaramanın vermediği ama öğrenmenin verdiği şevkle havuza gidip akşama kadar güneşleneyim bari.

arada birde balık gibi yüzerim belkim.

:P