20090930

özgür olmak


Tek amacım var; özgür olmak. Onun için her şeyi feda ediyorum. Ama çoğu kez, çoğu kez, bana özgürlüğün ne verdiğini düşünüyorum...

Tanımadığım bir kalabalığın içinde, kendi başıma, ne yapacağım?

 

Dostoyevski

Kardeşine yazdığı mektup, 16 Ağustos 1839

 

 

p.s: Frederic Beigbeder- Pardon nasıl yardımcı olabilirim? Kitabının giriş sayfasından.

p.s2: Fotoğraf bizzat kendim tarafımdan, Yeni Zelanda Lake Tekapo'da çekilmiştir.

p.s3: Çatlayın patlayın, he he...

20090928

tesbit

bazı sınırlar dışarıya doğru genişlerken, bazılarıda içeri doğru daralıyor...

içeri doğru olanlar etlerime etlerime batıyor...

dikenli tel gibi.

canım çok yanıyor.

20090926

dua

Allaam lüften, annem ve babam sigara içmeyi bıraksın artık!

Amin inşallah on yüz bin milyon kere...

20090925

yüzünü dökme küçük kız!

Ne zaman kendimi kötü hissetsem hep bu şarkı gönderildi bana, uzaklardan hep, birilerinden...

Başka başka.

Gülümsedim her dinlediğimde.

Benim şarkım oldu o da, diğer herkesin olduğu kadar.

 

Redd’de rastladım onlar tarafından söylenmiş bu versiyonuna...

ahanda linki burda.

Beğenmedim, şahsen..John Lennon-Imagine’siymiş gibi bir his verdi bana.

Nedense.

İyi ki Çığlık Çığlığa’yı göndermişler albüme koymak için.

Yoksa o tanıdık melodiyi eskiden bilsemde, ilkkez, Kadıköy-Eminönü vapur geçişinde, dinlediğimde, tüylerim diken diken olmazdı...

Mesajlar falanda atamazdım.

Yine aynı şarkıya takık vaziyette, saatlerce, günlerce dinleyemezdim.

Redd’in muhteşemus çığlık çığlığa’sını dinlerken daha da muhteşemus Birsen Tezer çığlık çığlığa’sını keşfedemezdim.

Her ne kadar Bülent Ortaçgil şarkısı olsada ben en çok, diğerlerinin yorumunu sevdim...

 

Redd’in sayfasından “Yüzünü dökme küçük kızı” dinlerken taa nerelere, amanda aman geçmişlere gidiverdim.

Şarkılara link bakınırkende Birsen Tezer’in temmuzda Cihan adlı bir albüm çıkardığını öğrendim, şarkılarını bir çırpıda dinleyiverdim.

O albüm sayesindede  şu süper siteyi keşfettim...şahsen bilmiyordum.

Aferin bana.

 

Napıyoruz sevdiğimiz türk sanatçıların albümlerini netten indirmeden, yarın gidip müzik marketlerden alıyoruz.

Bir müzik market yeterli aslında bunun için, bakmayın çoğul kullandığıma.

Sevdiğin bir şeye dokunmak süper bir his...

Sahip olmakta.

Yabancı albümleri, şarkıları  indirebilirsiniz.

Yerli malı ayrı...

Destek olmalı...

 

Biz küçükken yerli malları haftasında bedava süt, fındık falan dağıtırlardı okullarda.

Bilemezdik ki o fındıkların çernobilin yandan yemiş ürünleri olduğunu, sevinirdik çocuklar gibi şen olurduk, çünkü çocuktuk.

Bak bu mevzuda ayrı bi mevzuu çernobil felan, neyse.

Dallanıp budaklanmayayım ben...

:)

huzur Kuledibinde!

en sevdiğim huzur mekanı, Kuledibi'ndeki küçük çay bahçesi...

secret place.

mekan içimi ısıtmasına rağmen, her seferinde kıçımı donduruyor ayrı.

bu kadar mı çok esenti olur yahu...

yaz günü bile şalsız, hırkasız oturulmuyor.


evet ben dün yine ordaydım, huzur doldum.

ve evet yine kıçım dondu. 

:P


p.s: sonbahar da gelmiş...bence iyi etmemiş...

20090924

sıcaklayınca gazoz içerim

Demin düşündümde mutlu olmam için hiçbir sebep yok şu günlerde...

Aksine mutsuz olmam içinde hiçbir sebep yok.

nötürüm ben iki durumada ‘şu an’ itibarıyla...

havuza girmek gibi, verdiği his...

suyu heryerinde hissetmek gibi...

varyasyon'lar

hani seni bu kadar bekledim ya,

ben senden bebek yapabilme ihtimalini çok ama çok sevdim...


p.s: yukarda yazanlara istinaden her türlü duyguyu bitiren son söz ; ben senle çatır çatır sevişebilme ihtimalini çok sevdim'de olabilir-di...

p.s.2; yok böyle bişey-ama...

p.s.3; herşey tabiyki yalan-seni yılan soylu,deyus...:))))))

p.s.4; kim neye inanmak isterse, ben sonuna kadar yazdım, kendimce...;)

20090917

uç uç kelebek


“Nedense kelebekleri çok seviyorum, taktım şu sıralar” dedim.
“Kelebek olmak isterdim” diyede ekledim, boynumdaki kelebekli kolyeyi oynayarak.
“Kelebeklerin ömrü bir gündür, onunda yarısı at .ikinde geçer” dedi, birasını yudumladı.
Gözlerimi kıstım; pis pis bakarak, biramı yudumladım.
Gülümsedi.
“Hıh” deyip kafamı öteki yana çevirdim.
Bende gülümsedim.
Görmedi.
Sanki.

20090916

uyku kardeşim versene elini!

Sabahın köründe uyandım bugün, uyku tutmadı sonrasında.
İçtiğim ilaçlar yüzünden yine kurt gibi acıkmışım.
Uyku tutmaması da ondan.
Gittim, dün yaptığım mercimek çorbasından içtim i kase. İçinede kızarmış ekmeklerden koydum, birazda limon...
Mmmıımmm nefis.
Ellerime sağlık.

Geçtim bilgisayarın başına ne zamandır almak istediğim, listesini yaptığım kitapları sipariş etmeye koyuldum bir bir...
Alınacak kitaplar listesi yapıp, sonra bi çırpıda internetten alıveriyorum daha ucuz oluyor. Arada liste haricinde kitapçıdan aldığım bi sürü kitapta var tabi.
Pahalısından.
Neyse, o neydi bu neydi diye bakınırken acaba hangi yayınevinin çıkardığı kitap daha iyi çeviri diye bakınırken saatler geçiverdi.
İnternette şahsen öyle bir kaynağa rastlayamadım. Aradığınız kitabın, envai çeşit yayınevinden çıkmış envai çeşit yayını var ve hangisi iyidir diye karar veremiyorsunuz.
Sayfa sayıları farklı, çevirmenleri farklı, kapakları farklı, farklıda farklı.
En son bi tanesinde karar kıldım.
Halada kararsızım ya ayrı.

Elimdeki kağıttaki listedekileri bir bir sildim, alışveriş sepetine bir bir ekledim.
Onuda alayım, yok bunu sonra alayım, “dur şundan 3 tane alayım annelere hediye ederim” dediğim muhteşemus yemek kitabınınında siparişini verdikten sonra sıra ödemeye geldi.
Kredi kartı bilgilerini girecekken solumda duran kitaplığa baktım, ordaki kitaplarda görünmez gözlerle bana.
Gözüm raftaki bir kitaba ilişti...
Siparişi vermeden tüm sayfaları bir bir kapattım.

BHAGAVAT GİTA’nın Krishna’sından tutunda Cervantes’in Donkişot’u, Goethe nin Faust’u ne olduğunu anlamadılar.
Kuantum fiziğiyle klasik fizik kendi aralarındaki farkları tartışmaya devam ettiler başkaları tarafından.
Bende son anda gözüme ilişen, ne zamandır okumayı ertelediğim kitabı aldım elime.
Vakti gelmiş.


Oğuz Atay -Tutunamayanlar.


Herşeyin bir zamanı var...

20090915

ruh hali

Bütün bu gitme hazırlıkları bir yere gidemeceğimi bildiğimden mi acaba?
Günlerdir yorgun ve halsizim.
Huzursuzluğum da cabası.
İçkiyi bıraktım uyku kalitemi düşürüyor diye.
“içki” dediğimde abartılmayan bir ya da iki bira.
Vücut yüzölçümüm verdiğim kilolarla doğru orantılı küçüldüğünden, kanımda dolaşan alkol miktarı aksine arttı. Belki bundan kafamın kolay kırılması.
Uykumun gelmesi.
Belkide sadece yorgunluktan.
Neticede eskisi gibi içemiyorum.
Keyifsiz.
Rakıdanda soğudum. İkinci bardağı zorla içiyorum.
Belkide masadaki sohbetlerin vasatlığından.
Canım istemiyor devam etmek etmiyorum.
Etmiyorumda.

Demin üzerimdeki bu güçsüzlüğün, halsizliğin tüm nedenini o olmasa da yüklemek için içtiğim hapın prospektüsünü okumaya mutfağa gittim.
Suçluyu buldum.
içmesi unutulmasın diye sürahinin yanına konan küçük beyaz silindirler.
Daha iki günlük hapım var.
Daha iki gün bu haldeyim demektir.

20090913

20090909

AB C ya da alakasız ACDC ve son model LCD

doktor bugün sordu; "son zamanlarda hayatında, seni bu denli etkileyecek ne değişti?" diye.

"işe başladım" dedim.

"hımmm" dedi...


hayatımda kazandığım her deneyimin yanında bazende böyle negatif kazanımlarda olabiliyor...

"kazanım" kelimesini gayet yerinde, bilerek kullandım.

hayatımda bana bişeyler katan ve benden bişeyler götüren şeylerin muhasebesini tam vaktinde yapabilir duruma geldim, yaşadığım yıllar sayesinde...

ve içsesleri gerçekten duyabiliyorum artık.

yine de bi süre ilaç kullanmam gerekiyor.


bi de bugün ikitelli, halkalı civarlarlarında ölen insanlar için çok üzüldüm...

işe gitmek için evden çıkıp akşama eve cesedinin gitmesi pek fena.

onların yerindede olabilirdik, şu anda ölmeyenler oalrak.

istanbul burası ya...

batıya açılan kapı.

hayat bu kadar ucuz mu?

bi de sonrasında yağmacıların tabak çanak götürüşlerini izledim, lanet ettim.

bizden, ülkede milletce bi bok olmaz.

tepedeki bizi yönetenler anca kendi ceplerini doldurmayı düşünsün.

AB kapıları, bize nah gözüksün.


p.s: uzun süredir farkındayım ama yaptığım iş dolayısıyla bi kez daha farkına vardım, acayip EĞİTİMSİZ BİR TOPLUMUZ. insan yuh diyor...


09.09.09

portakal suyu...





p.s: Kitap almalı, üstüne tarih atmalı.

20090907

ve tanrı Mathy'yi yarattı...

ve biraz önce;

dikdörtgen prizma şeklinde kestiğim tereyağı parçasını yere düşürdüm, dikey olarak.
ikinci parçayı fırındaki balığımın üzerine koyuncaya kadar, prizmam dikeylikten düşeyliğe geçti, prizmalığını yitirdi.
"zaman herşeyin üstesinden geliyor" ve "zamanla herşey değişiyor"a kanıt...
en basitinden.

ve ben bunu hep yapıyorum;

süper derecede acıkıp canım balık istemişken, mutfakta kendime hiç üşenmeden 'fırında çupra' yapmışken ya da yaparken, ve rokalı salata hazırlamışken, doyduğumu hissettim.
balık acaba yarına lezzetini yitirir mi?
hofff...

ve şu an;

yağmur o kadar güzel yağıyor ki, sesini dahada çok duyabilmek için dinlediğim muhteşemuş müziğin sesini kıstım.
yağmur ritmini artırdı ve ardından yavaşlattı.
camdan dışarı baktım, yönü farklıydı, yüzüme azıcık serpti.
serinliğini hissettim.kokusu içeri girdi.


ve sonra;

bu satırları yazarken éacaba yağmur altında havuza girmek nasıl bir duygu ki?" diye düşündüm...
"hımmm" dedim.
götüm yer mi, yemez mi?
görücez.
:)

20090906

aslında


hani bazen hiçbirşey aslında göründüğü ya da 'bizim gördüğümüz' gibi değildir ya;

ahanda ispatı burda; birkez daha...


dün eve dönüşte süper kaliteli ve başarılı bir fırından ekmek ve poğaça aldım en taze ve sıcağından.

icetea şeftalimi koymuş, tabağımda poğacalardan ikisi, homini gırtlak yiyorum, berjar koltuklardan birinin üzerine tünemiş.

kafada binbir fikir, belkide tilki, kuyrukları birbirine değmiyor çoğunlukla.

dişlerim yamuk olduğundan tee çocukluğumdan beri simiti ısırarak yemem, çünkü susamları dişlerimin arasına girer, acayip rahatsız olurum, bende elimle küçük küçük parçalar koparır öyle yerim.

dün nedense poğacayıda öle yidim elimle küçük parçalar kopararak.

sonra bir parça daha almak için poğaçama yöneldim yine, "aaa içinede çörek otu kaçmış kazara, anam o ne!!! "

ben şoklarda, gözüm minik gregor samsa'da "böhüüü" dedim gittim, elimdeki tabağı mutfak tezgahının üzerine koydum, "oynamıyom ben, senide yemiyom!"

ateş seni çağırıyor dükkanındaki restoran müdürlüğü deneme stajından sonra, bak ordaki tecrübelerimi hala aktarmadım, fast food türü yemeklerden tiksinir oldumdu. bi de bu olunca ben uzunca bir süre dışarlarda birşeyler yiyemicem ve de almıcam sanırım...

ya da yicemde bi gözüm görcek bi gözüm görmicek...

dün öğrendiğime göre insan ömrü hayatı boyunca farkında olmadan 750gr. böcek yiyormuş, dün ben 1 gramımdan feragat ettim...

haa ekmeğe ne oldu derseniz, onu hala çöpe atıp atmamakta kararsızım, dursun bakalım şimdilik.

pazar sabahı kahvaltı üstüne beni okuyanlara afiyet olsun bi de.

he he...